Bilgi Paylaştıkça Çoğalır

Kriz ve Sosyal Refah Nedir?

Makale Sayfaları Kriz ve Sosyal Refah KRİZ Finansal Yapıda Değişim Yapısal Sorunlar Uluslar arası Mali Kuruluşlar Yolsuzluk Ekonomisi Devletin Küçültülmesi 1940 lardan Günümüze Kriz Türkiye nin Borç Yükü Yatırımsız Kârlılık Sosyal Refah Modernleşme, Yoksulluk ve Sosyal Refah Yoksulluk Nedir? Ne Değildir? Yoksulluğun Yok Edilmesi  Mümkün mü? Türkiye ve Dünya da Yoksulluk Yoksulluğun Neresindeyiz? Sonuç ve Öneriler Kaynakça

Ulusların, bireylerin, kurum ve kuruluşların, özetle herkesin yaşamında olumsuzluklardan söz edilebilir. Çözüm üretmekten çok sorun yaratmaya alışık olduğumuz yadsınamaz. Anlaşmaktan çok anlaşmazlığı, barıştan çok kavgayı, hoşgörüden çok sertliği, güç vermekten çok güçlük çıkarmayı yeğlediğimiz toplumsal bir gerçeği açıklamaktır. Doku bozukluğu yaşarcasına aykırılıkları, çelişkileri, daha ötesi kimi kötülükleri kanıksamış gibi izlemekteyiz. Uygar tepkiler yerine ya suskunluğu ya da yıkıcılığı öne çıkarıyoruz.

Günümüzde dünya çok önemli bir dönüşüm yaşayarak üretim potansiyelini hızla geliştiriyor. Her geçen gün dünya toplam olarak daha çok katma değer yaratıyor. Ama bu yaratılan değerin dağılımının eşitsizliğini artırıyor. Dünya da 1960 yılında nüfusun en zengin %20’sinin gelirinin en fakir %20’sinin gelirine oranı %30 iken 1991’de aynı oran %61’lere yükselmiştir. Yoksulluk ve dışlanmada artmaktadır. Buna karşın yoksulluk ve dışlanma dünya yönetişim sisteminin gündeminde önemli bir yer tutmamaktadır. Yoksullar büyük ölçüde kendi hallerine bırakılmışlardır.  20. yüzyıl dünya tarihinin belki de en dinamik, dengelerin en çok sarsıldığı yüzyılı olmuştur. 2 Dünya Savaşı’nın yaşandığı, insanoğlunun belki de en büyük problemi olan kaynakların doğru kullanımı ve paylaşılması, yani ekonomi sorununa defalarca çözüm bulduğunu sanıp yanıldığı bir yüzyıl olmuştur. Halbuki geçmişe baktığımızda ülkelerin ekonomik açıdan birçok değişim yaşadıklarını, bazen mükemmel olarak gördükleri sistemlerin kendilerini buhrana soktuğunu görüyoruz. Türkiye’de yıllardan beri ekonomiyi yöneten zihniyet, ülkede, ekonomik ve sosyal dengeleri bozmuştur.  Ülkemizde yıllardan beri süre gelen karma ekonomik sistem ekonomik ve sosyal dengeleri altüst etmiştir. Bu yönetim anlayışı sonrasında, fakir daha fakir, zengin daha zengin olmuştur.

Makale Sayfaları

Kriz ve Sosyal Refah

KRİZ

Finansal Yapıda Değişim

Yapısal Sorunlar

Uluslar arası Mali Kuruluşlar

Yolsuzluk Ekonomisi

Devletin Küçültülmesi

1940 lardan Günümüze Kriz

Türkiye nin Borç Yükü

Yatırımsız Kârlılık

Sosyal Refah

Modernleşme, Yoksulluk ve Sosyal Refah

Yoksulluk Nedir? Ne Değildir?

Yoksulluğun Yok Edilmesi  Mümkün mü?

Türkiye ve Dünya da Yoksulluk

Yoksulluğun Neresindeyiz?

Sonuç ve Öneriler

Kaynakça

Sayfa 2 / 18 II. KRİZ   19. yüzyılın sonlarında piyasaya devletin müdahalesi oldukça sınırlıydı. Bu yüzyılın sonlarında had safhaya varan küreselleşme ve liberalizm  I.Dünya Savaşının sonunda harabeye dönen ülkeleri 1929 dünya ekonomik krizinde oldukça düşündürdü . O dönemde bugün gelişmiş ülkeler olarak adlandırdığımız ülkelerin temel avantajı sömürgeleriydi. Bugünkünden daha geri de olsa, üretimin hammadde ve insan gücünün bol ve ucuz olduğu yerlere taşınması imkanı vardı. 1929 ekonomik krizinden sonraki dönem küreselleşme ve liberalizmin yerine refah devleti olarak adlandırılan sistemin tohumlarının yavaş yavaş yeşermeye başladığı bir dönemdir.   İlginçtir, 3. dünya ülkeleri kriz olgusu ile tanışana dek, kullanılan yaygın sözcük “buhran” idi. Buhran olarak anlaşılan ise konjonktür daralması oluyordu. Bir de sistemin salınımından doğan uzun dönemli “durgunluk” hali vardı. Adam Smith’in “Ülkelerin Serveti Üzerine” adli klasik eserinde “Durgunluk dönemi karanlık, gerileme dönemi ise melankoliktir” diyen sözlerine rastlıyoruz. J.B.Say, Mahreçler Yasasıyla krizin/buhranın anlamsızlığı üzerinde duruyor. Çünkü her arz kendi talebini yaratmaktadır. Say’ın reddiyesi için K.Marx beklenecektir. “Devrevi Dalgalanmalar Teorisi”yle Marx, üretim dengesizliği, eksik üretim dengesi ve süregelen işsizlik halini kanıtlar. Bir anlamda Mahreçler Yasası’nın olmazlığının ve olası bir buhranın nesnel tahlili yapılmıştır. Kapitalizmde sistem ister istemez buhran yaratmaktadır.Genel anlamda krizin tanım; Ekonomik istikrarın bozulması, beklenilmeyen bir durumun ortaya çıkması veya düz çizgi şeklinde gelişen bir durumun, olayın, oluşumun kesintiye uğraması ya da uygulanmakta olan bir programın öngörülmeyen nedenlerle kesintiye uğraması ve yerini belirsizliğe bırakması şeklinde tanımlayabiliriz.     Kapitalizm çılgın bir sel gibi önündeki engelleri yerle bir ederek yoluna devam ediyor ve toplumların özgün kültürel, ekonomik ve sosyal koşullarını dikkate alarak her coğrafyada farklı bir reçete uyguluyor. Bu reçete, bizimki gibi geliştirilmemiş ülkelerde kendini “kriz” şeklinde gösterirken, kimi gelişmiş bölgelerde ise “refahın (egemenler hariç) çeşitli sosyal gruplar arasında bölüşülmesi” masalı ardına gizlenen sermayenin, zamanında bir gün geri alınmak koşuluyla vermeye razı olduğu ödünleri birer birer geri alması şeklinde yaşanıyor. Kimilerince gelişmekte olan, fakat aslında sistemin doğası gereği geri bıraktırılmış olan ülkelerde özellikle son dönemde sayıları hızla artan krizler yaşanmaktadır. Ülkemizin içinden geçmekte olduğu olumsuzluklar süreci gelecekte sanırım “Krizler Dönemi” diye anılacaktır. Hiçbir zaman bu kadar çok kriz birlikte yaşanmamış, hiçbir zaman birbirine bu denli bağlı olmamış ve bu kadar uzun sürmemiştir. Nerdeyse açık bir “Devlet Krizi” yaşanmaktadır. Gazeteler, her kriz sonrasında olduğu gibi bu kez de birilerinin büyük vurgun vurduğunu duyuruyor. Bu nasıl krizdir ki, her defasında nemalanan sınıf hiç değişmezken, milyonlarca emekçi halk daha da yoksullaşıyor? Uygulamaya konduğu günden beri bilim insanlarının eleştirilerine hedef olan “istikrar programı”nın sadece parasal hedeflere endekslenmesi ve üretim ayağının tamamen göz ardı edilmiş olması nasıl olup ta bu ülkede ürettiğini, istihdam yarattığını iddia eden işveren örgütlerinin desteğini alabiliyor.    Bu, güdümlü krizlerden her seferinde nemalanarak ve daha da güçlenerek çıkan sermaye sınıfının kendi içinde de çeşitli düzeylerde kayıpların ve tasfiyelerin yaşandığı reddedilemeyecek bir gerçektir. Ancak, bir sınıf olarak bakıldığında sermaye, “kriz” dönemlerinde birikimini spekülatif yoldan arttıranların da katılımıyla bu kayıpların sistem üzerindeki etkilerini azaltabilmektedir. Diğer yandan bize göre asıl yapılması gereken bu krizlerin kapitalizmin ilk ciddi bunalımı olarak kabul edilen 1929 dünya ekonomik buhranı ve daha da önemlisi bu buhran sonrasındaki gelişmelerle karşılıklı olarak analiz edilmesi ve benzerliklerle, ayrışmaların sağlıklı olarak saptanmasıdır:- 1929 dünya bunalımı, yer küreyi cehenneme çeviren yeni bir paylaşım savaşına yol açmıştır.- Savaş sonrasında ortaya çıkan ve kapitalizmi tehdit eder bir konuma gelen iki kutuplu dünya, sistemi yeni bir ekonomik yapılanmaya zorlamış ve sermaye istemeden de olsa “sosyal devlet” tavizini vermek zorunda kalmıştır.- Özellikle Avrupa’da kamu kesimi güçlendirilmiş, sermayenin kar oranlarında ciddi bir düşüş yaşanırken, işçi sınıfının kazanımları süreç içersinde yükselmiştir.- 1929 bunalımından da karlı çıkan kesimler olmuş, yeni zenginler türemiştir. Fakat, küresel bir çöküş olması dolayısıyla, toplam tüketimin büyük bir düşüş göstermesi, finans piyasalarının yeterince gelişmemiş olmasından ötürü sermayenin üretime bağımlılığının bu güne oranla çok daha yüksek olması sonucunda kar oranları da ciddi biçimde gerilemiştir.- Önce ekonomik kriz ve ardından yaşanan paylaşım savaşı, sömürgecilik karşıtı ve bağımsızlık yanlısı hareketleri güçlendirmiş; Batı’nın temsil ettiği adaletsiz düzeni reddeden, ancak Sovyet yörüngesine de girmek istemeyen ülkeler “Bağlantısızlar Bloku” nu oluşturmuşlardır.   1929 dünya ekonomik krizi kapitalizmin bağrında büyük bir yara açmış ve sistemi, kendini korumaya yönelik adımlar atmaya dahası, tavizler vermeye zorlamıştır.  Fakat neo-liberal kapitalizmin krizlerine göz atıldığında belirgin bir ortak özelliğin öne çıktığı fark ediliyor:    Kapitalizm, bir sistem olarak büyük bir özgüven ve kararlılık içersinde, hiç bir önlem almayı ya da belli tavizler vermeyi düşünmüyor. Hatta, krizlere alışın dercesine artık bir “Kriz Yönetimi” (Crisis Management) sektörü bile oluşturmuş durumda.  Daha önce sömürge ülkelerin mücadeleleri sonucunda kazanılan “siyasi bağımsızlıklar”, bugün artık yapay ekonomik krizler yardımıyla geri alınmakta, ancak görüntüsel anlamda bir bağımsızlık hala varmış gibi gösterilmeye çalışılmakta. İkinci durgunluk dönemi ise ikinci dünya savaşı yapıldığı yıllara denk gelmektedir. Bu yıllarda (1940-1950)  ikinci dünya savaşı yaşandığı içindir.  1995  Meksika Krizini – ve onu  izleyecek olan 1997 Güney Asya, 1998 Brezilya ve Rusya krizleri –  IMF’nin Breton Woods sisteminin çöktüğünün canlı  kanıtlarıdır. Gelir dağılımının bozulmasının en büyük nedenlerinden biri Türkiye’nin belli aralıklarlar(Cumhuriyet döneminde günümüze kadar yaşanan 15 kriz Türkiye ekonomisine önemli boyutlarda zarar verdi. 1927, 1932, 1935, 1940-45, 1946, 1954, 1979-80, 1994,  1999’da başlayan ve 2001’de zirveye ulaşan krizlerdir) yaşanan ekonomik krizlerdir. Bu krizlerin en derin iz bırakanları; 5 Nisan 1994  ve 21 Şubat 2001 krizleridir. Bu ülke insanı 5 Nisan 1994 krizi ile açık-seçik gelen devalüasyon ve reel ücretlerde düşüş yaşamış ve halen ekonomik kayıpların neden olduğu yük altında ezilirken çok sinsi bir şekilde ve siyasi krizlerin zorlaması ile ölçeği büyüyen ve patlayan Şubat 2001 krizi ile çok ciddi bir sarsıntı geçirdiler. Bu kriz sadece maaşlı ve ücretli kesimi değil 1980’li yıllarda genişleyen özel sektör üst düzey yöneticileri refah içinde yaşayan üyelerini ve beyaz yakalı çalışanları işsizlik ve ücretlerde düşüş gibi önemli sorunlar ile kuşattı.    Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizleri ve sebebleri; Türkiye’deki Şubat krizini iyi anlayabilmemiz için bu krizi daha da geriye götürmemiz gerekiyor. 1950’lilerde üretimsizlik krizi, 1979 krizinin ardından 24 Ocak kararları, 5 Nisan 1994 kararları ve 2000 Kasım krizi iyi irdelendiği zaman Şubat krizinin aslında sebeplerinin geçmişte aranması gerektiğini anlarız. Türkiye son 4 aydır kriz gündemini tartışıyor. Gerçek şu ki bu topraklarda kriz oldukça olağan hale gelmiş durumda. Ancak Türkiye ekonomisinin 24 Ocak kararlarıyla birlikte girdiği “Yeniden Yapılanma” sürecinde yani şu son 20 yıllık zaman diliminde sürekli tekrarlanan krizlerle birlikte, artık içinden çıkılamaz bir büyük kriz ekonomisinin içinde yaşadığımız, sanırız pek anlaşılamadı. Türkiye’de meydana gelen Kasım ve ardında Şubat krizlerinin sebeplerini anlamaya yönelik kriz açıklama yönelimlerini irdelemeye çalışalım.<< Önceki - Sonraki >>

Makale Sayfaları

Kriz ve Sosyal Refah

KRİZ

Finansal Yapıda Değişim

Yapısal Sorunlar

Uluslar arası Mali Kuruluşlar

Yolsuzluk Ekonomisi

Devletin Küçültülmesi

1940 lardan Günümüze Kriz

Türkiye nin Borç Yükü

Yatırımsız Kârlılık

Sosyal Refah

Modernleşme, Yoksulluk ve Sosyal Refah

Yoksulluk Nedir? Ne Değildir?

Yoksulluğun Yok Edilmesi  Mümkün mü?

Türkiye ve Dünya da Yoksulluk

Yoksulluğun Neresindeyiz?

Sonuç ve Öneriler

Kaynakça

Sayfa 3 / 18    * Finansal Yapıda Değişim:     Türkiye’deki krizi anlamaya yönelik çeşitli kriz açıklama yönelimleri vardır. Birincisi; krizi tamamen parasal değişkenlerle açıklamak. İşte sıcak para girdi deniyor faiz oranları yükseldi, döviz kuru değerlendi, deniyor; spekülatif hareketlerden, varlık fiyatlarındaki muazzam artışlardan bahsediliyor ve sonuç olarak buradaki hareketlenmelerden yola çıkılarak kriz açıklanıyor. Yani kısa erimli daha çok finans sektörüne ait verilen değişkenlerden hareketle kriz açıklanıyor.<< Önceki - Sonraki >>

Makale Sayfaları

Kriz ve Sosyal Refah

KRİZ

Finansal Yapıda Değişim

Yapısal Sorunlar

Uluslar arası Mali Kuruluşlar

Yolsuzluk Ekonomisi

Devletin Küçültülmesi

1940 lardan Günümüze Kriz

Türkiye nin Borç Yükü

Yatırımsız Kârlılık

Sosyal Refah

Modernleşme, Yoksulluk ve Sosyal Refah

Yoksulluk Nedir? Ne Değildir?

Yoksulluğun Yok Edilmesi  Mümkün mü?

Türkiye ve Dünya da Yoksulluk

Yoksulluğun Neresindeyiz?

Sonuç ve Öneriler

Kaynakça

Sayfa 4 / 18    *Yapısal Sorunlar:    İkincisi; krize dair yapısal bütünlüklü süreçler yerine, yapıya içkin olan siyasal yönetim ve siyasal bürokrasi açıklamaları, yani kötü yönetim. Sanki Türkiye’deki krizin nedeni, politik kamusal alanın kötü kullanılması. Ve kötü kullananlarda siyasetçiler. Böylelikle siyasetle piyasa arasında bir ayrım yapılarak aslında içkin olarak şöyle söyleniyor: aslında kendi başına bırakılırsa Pazar iyi gidecek ama lanet olası politikacılar, parlamentoda karar alıcılar öyle bir kötü yönetiyor, öyle bir eş-dost kapitalizmi yaratıyor.   Öyle bir patronaj sistemleri var ki, toplumda var olan verili kaynakları etkin kullanmamaya yol açıyor. Ve burada belirleyici olan neden krizin bütünlüklü açıklaması yerine daha çok o ülkede uygulanan devlet ve hükümet politikalarına yükleniliyor.<< Önceki - Sonraki >>

Makale Sayfaları

Kriz ve Sosyal Refah

KRİZ

Finansal Yapıda Değişim

Yapısal Sorunlar

Uluslar arası Mali Kuruluşlar

Yolsuzluk Ekonomisi

Devletin Küçültülmesi

1940 lardan Günümüze Kriz

Türkiye nin Borç Yükü

Yatırımsız Kârlılık

Sosyal Refah

Modernleşme, Yoksulluk ve Sosyal Refah

Yoksulluk Nedir? Ne Değildir?

Yoksulluğun Yok Edilmesi  Mümkün mü?

Türkiye ve Dünya da Yoksulluk

Yoksulluğun Neresindeyiz?

Sonuç ve Öneriler

Kaynakça

Sayfa 5 / 18    * Uluslar arası Mali Kuruluşlar: Krizi açıklamaya yönelik bir üçüncü bakışta krizin nedeni olarak IMF’yi göstermeleri bu sefer de muhalifler kısa erimli bir açıklama yapıyor. Sanki krizin nedeni IMF ve Dünya Bankası. IMF ve Dünya Bankasının uygulamaya soktuğu 1999’daki Yapısal Uyum Programı krizin nedeniymiş gibi gösteriliyor.     Kriz süresince krizi anlamak için uluslar arası kuruluşlar ve bunların uygulamaları çok önemli. Ama bu kuruluşların bir ülkeyle ilişkiye girdiği, o ülkeyle bağlantı kurduğu dönemleri anlamamız gerekiyor. Hangi dönem IMF hangi ülkeye ne gibi önerilere bulunuyor dediğimizde ve o ülke böylelikle krize giriyor, işte IMF gidiyor, gündemi belirlemeye çalışıyor. Yani uluslar arası kapitalizmin güvenlik mekanizması olan bu uluslar arası kuruluşlar devreye giriyorlar sistemi bütünlüklü hattının kopması önlemeye çalışıyorlar. Bu anlamda yine krizin nedenini IMF ve Dünya Bankasına özellikle IMF’ye bağlamak doğruyu içermekle birlikte krizin bütünlüklü açıklamasını önleyen bir yapısı varmış gibi geliyor. Mesela güçlü ekonomiye geçiş programını arkasında yatan Türkiye’deki sermaye birikimi ile uluslararası sermayenin çok daha güçlü bütünleşmesini sağlamak yada onu zorunlu kılmak. Bu süreçte oyunun kuralları bunlar. Bu kurallara uyulacak. Ama IMF’in gelip bu kuralları bize söylemesinin başlı başına nedeni IMF’nin kendisi değil, yine Türkiye’deki sermaye birikim modelinin 1980’lerden sonra açığa çıktığı dünya ekonomisiyle bütünleşme zorunluluğu yaşadığı döneme ilişkin bir olay. << Önceki - Sonraki >>

Makale Sayfaları

Kriz ve Sosyal Refah

KRİZ

Finansal Yapıda Değişim

Yapısal Sorunlar

Uluslar arası Mali Kuruluşlar

Yolsuzluk Ekonomisi

Devletin Küçültülmesi

1940 lardan Günümüze Kriz

Türkiye nin Borç Yükü

Yatırımsız Kârlılık

Sosyal Refah

Modernleşme, Yoksulluk ve Sosyal Refah

Yoksulluk Nedir? Ne Değildir?

Yoksulluğun Yok Edilmesi  Mümkün mü?

Türkiye ve Dünya da Yoksulluk

Yoksulluğun Neresindeyiz?

Sonuç ve Öneriler

Kaynakça

Sayfa 6 / 18    *Yolsuzluk Ekonomisi:      Krizi açıklamaya yönelik diğer bir yaklaşım tarzı da yolsuzluk olarak adlandırdığımız siyasetçiyle işi adamı arasında kurulan patronaj ilişkileri, kamuya ait kaynakların önemli bir bölümü bir kısım işadamı cebine indirmekte. Son dönemde yapılan seri yolsuzluk operasyonları, bu faturanın inanılmaz boyutunu gözler önüne sermekte ve faturanın müthiş tutarı ister istemez kriz ile bu yolsuzluklar arasında nedensel bir ilişki kurmaya sevk ediyor insanı. bunu birde savurganlılar ile birleştirdiğimizde, tablo tamamlanmış oluyor. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğinin “Savurganlık Ekonomisi” başlıklı raporunda, 1990’dan bu güne toplam 195 milyar doların bu şekilde uçup gittiğini açıklamaktadır. Yolsuzluk ve savurganlığı birleştirdiğimizde ortaya çıkan rakam, sanırız 10 yılda yaklaşık 400 milyar doları bulacaktır. Bu ise kaba bir hesapla, Türkiye’nin son iki yıllık bütçesinin tutarına eşittir.  Yani, 10 yılın iki yılında Türkiye, işadamı ve siyasetçilerden oluşan küçük bir azınlığı beslemek için çalışmış.    Dünya Bankasının hazırladığı bir raporda Türkiye “% 15’lik ülke” olarak tanımlanıyor. % 15 rüşvet verince bu ülkede her işin yapılabileceği belirtiliyor. Ve denilen o ki, Türkiye’ye yabancı sermaye yatırımı gelmemsinin önemli bir nedeni de yatırım yapmak isteyenlerin, ciddi bir rüşvet ödemekle karşı karşıya kalması. Ve bu maliyet çok fazla gelince de uluslararası sermaye, rüşvet vermeden yatırım yapabileceği ülkelere gitmekte.<< Önceki - Sonraki >>

Makale Sayfaları

Kriz ve Sosyal Refah

KRİZ

Finansal Yapıda Değişim

Yapısal Sorunlar

Uluslar arası Mali Kuruluşlar

Yolsuzluk Ekonomisi

Devletin Küçültülmesi

1940 lardan Günümüze Kriz

Türkiye nin Borç Yükü

Yatırımsız Kârlılık

Sosyal Refah

Modernleşme, Yoksulluk ve Sosyal Refah

Yoksulluk Nedir? Ne Değildir?

Yoksulluğun Yok Edilmesi  Mümkün mü?

Türkiye ve Dünya da Yoksulluk

Yoksulluğun Neresindeyiz?

Sonuç ve Öneriler

Kaynakça

Sayfa 7 / 18    * Devletin Küçültülmesi:       Krize dair bir diğer önemli açıklama yöntemi de yukarda anlatılan yolsuzluk ve savurganlıkları da kapsayacak bir şekilde Türkiye’de kamu kesiminin muazzam büyüklüğü. Hatta artık buna kamu kesimi bile denmiyor. Kara delik deniyor. Kimi Türkiye ekonomisindeki beş kara delikten bahsediyor, kimi yedi kara delikten.    Yıllardır sadece “enflasyon canavarıyla” savaşmış Türk halkı ise, bir de bu kara delikler karşısına çıkınca iyice afallamış vaziyette. Bahsedilen kara delikler şunlar; Kamu Bankaları, Çiftçiye verilen Sübvansiyonlar, KİTler, Fonlar, Yerel Yönetimler. Bu kara delikler ise kamu kaynaklarını içine çekerek yutuveriyor ve bu kara delikler hakkında önemli bir argüman da artık hepimizin aşina olduğu kamu bankalarının görev zararları.       Artık tüm halk olarak bu zararın çok kötü bir hastalık olduğunu idrak etmiş durumdayız. Ve biliyoruz ki, devlet, bankaların bu görev zararlarını kapatmaktan vazgeçtiği anda refaha ereceğiz. Görev zararı yapan bankaların başında ise Ziraat bankası ve Halk Bankası geliyor. Yani çiftçi ve esnafa ucuz kredi aktararak tüm halkın cebini boşaltıyor. O zaman, şimdi, çok daha “düzgün” bir bakış açısıyla karşı karşıyayız. Krizin baş sorumluları ortaya çıkmış oldu: bazı siyasetçiler, bazı işadamları, işçiler, memurlar, köylüler, esnaf !. bunlar suçlu olduğuna göre yapılacak şeyde çok basit ekonomi ile siyaseti birbirine karıştırmayacak siyasetçiler bulunacak. Sosyal devlete yönelik saldırılar “devletin küçültülmesi” sloganıyla süslenerek kitlelerin gözünde sevimlileştirilmek istenmektedir. Gerçekte ise; devletin baskıcı ve sömürge aracı yönleri büyütülmekte buna karşılık halkın gereksinimlerini karşılamaya yönelik sosyal yanı küçültülmektedir.<< Önceki - Sonraki >>

Makale Sayfaları

Kriz ve Sosyal Refah

KRİZ

Finansal Yapıda Değişim

Yapısal Sorunlar

Uluslar arası Mali Kuruluşlar

Yolsuzluk Ekonomisi

Devletin Küçültülmesi

1940 lardan Günümüze Kriz

Türkiye nin Borç Yükü

Yatırımsız Kârlılık

Sosyal Refah

Modernleşme, Yoksulluk ve Sosyal Refah

Yoksulluk Nedir? Ne Değildir?

Yoksulluğun Yok Edilmesi  Mümkün mü?

Türkiye ve Dünya da Yoksulluk

Yoksulluğun Neresindeyiz?

Sonuç ve Öneriler

Kaynakça

Sayfa 8 / 18    *1940’lardan Günümüze Kriz:    Krize yönelik olarak yapılan açıklamaların krizin yalnız başına nedenleri değildir. Krizi tek bir nedene veya günümüzün görünen nedenlerine bağlamak olası değil. Türkiye, 1940’lı yıllarda ekonomisini Liberalleştirmek konusunda bazı düzenlemeler yaptı. Devlet ağırlıklı Karma ekonomik yapı Liberalleştirildi ve özel kesimin öncülüğünde fiyatların ve ithalatın serbest bırakılması kararlaştırıldı. Türkiye bu dönemde batı ile bütünleşme sürecine girdi. Batının siyasi ve ekonomik kurumlarına üye oldu. “batılılaşma” sloganıyla, ekonomisinin paralelinde siyasetini de Liberalleştirmeyi öngördü. Bu kapsamda çok partili yaşama geçildi. Ancak, cumhuriyetin ilk yıllarında devletçi ekonomi anlayışıyla bütünleşen çok temel bir tercih unutuldu: üretimden vazgeçildi. Türkiye’nin hem bugünkü hem de dünkü krizlerinin temel nedeni budur. Bugün Türkiye ekonomisi üretmediği için bir krizle karşı karşıya. Türkiye üretmediği için dış borçlarını kendisi ödeyemiyor. Vergi gelirlerinin de tamamına yakını iç borçlarının faizine yetmiyor. Bugünkü krizin boyutu geçmiş yıllara göre çok daha büyüktür. Bunun temel nedeni artık üretmeme konusunda Türkiye’nin çok temel bir sıkıntıya girmesidir. Kısa bir süre öncesine kadar Türkiye dünya da kendi kendine yeten 7 ülkeden biri olmakla övünürdü. Açlık yaşamazdı, açlık, son krizlerle Türkiye’nin gündemine girdi. Yoksulluğu aşabilmek için Türkiye’nin yeniden üretir hale gelmesi gerekiyor. Türkiye’nin bu krizi borçlanarak çözme olanağı yok. Belki öteleyebilir. Krize karşı öngörülen düzenlemeler, bizi köklü bir siyasi, ekonomik ve mali yeniden yapılanma zorlamasıyla karşı karşıya bırakabilir. Bizde bu düzenlemelere en azından kavramsal olarak benimseyebiliriz. Ancak olduğu gibi kabullenirsek Türkiye’nin ulusal egemenlik anlayışının çok ciddi biçimde zedelenmesi sonucunu yaşayabiliriz.     Gerçekten öngörülen düzenlemelerin önemli bir bölümü özlemlerimizle örtüşüyor gibidir. Örneğin yolsuzlukları önleme, buna elbette kimse karşı çıkamaz ancak göz ardı etmememiz gerekir ki, yolsuzlukların önlenmesine dönük düzenlemeleri yönlendiren irade iç dinamiklerimizin ürünü değildir. Bu irade daha çok dış dinamiklerce yönlendirilmektedir. Böylesi bir ikilemi de yaşıyoruz.<< Önceki - Sonraki >>

Makale Sayfaları

Kriz ve Sosyal Refah

KRİZ

Finansal Yapıda Değişim

Yapısal Sorunlar

Uluslar arası Mali Kuruluşlar

Yolsuzluk Ekonomisi

Devletin Küçültülmesi

1940 lardan Günümüze Kriz

Türkiye nin Borç Yükü

Yatırımsız Kârlılık

Sosyal Refah

Modernleşme, Yoksulluk ve Sosyal Refah

Yoksulluk Nedir? Ne Değildir?

Yoksulluğun Yok Edilmesi  Mümkün mü?

Türkiye ve Dünya da Yoksulluk

Yoksulluğun Neresindeyiz?

Sonuç ve Öneriler

Kaynakça

Sayfa 9 / 18    *Türkiye’nin Borç Yükü:   Türkiye’nin resmen açıklanan dış borç tutarı 2000 yılı için 110 Milyar Dolardır. Bunun yaklaşık % 30’u kısa sürelidir. Türkiye’nin dış borçlarına ilişkin tüm göstergeleri, tehlikeli biçimde kötüdür.   Bu kadar nasıl borçlandık, bu borcu nerede kullandık tartışmasına geçmeden önce, şunu ifade etmekte yarar var. Türkiye, yaklaşık üçte biri kısa vadeli olan dış borcunu acze düşmeden idare etmek, ödeyebilir görünmek zorundadır.   1998’de Türkiye hükümeti ülkenin adeta boğazını sıkan iç borçların yerine dış borçları ikame etmek, iç borçları dış borçla değiştirmek amacıyla IMF’nin kapısını çaldı. IMF aslında bu istekleri daha 1995’ten beri biliyor. Fakat olur yanıtını vermiyordu. 1998’le beraber ABD’nin Türkiye’ye yakınlığı ardından IMF ile imzalanması öngörülen Stand-by anlaşması, Kasım ve Şubat krizlerinin ardından IMF’nin tekrar Türkiye’den bir takım isteklerden bulunması; tüm bunlar sadece Türkiye’nin borç yükünü kapatabilmek için yaptığı fedakârlıklardır. Ve IMF’den alınan ve alınacak olan kredilerin Türkiye’ye borçların ödenmesi dışında hiçbir yararı olmayacaktır. Türkiye’de bugün herkes ülkenin nasıl bir borç batağı içerisinde olduğunu bilmektedir. Kamu kesiminin 1990 yılında gayri safi milli hasılanın % 29’u oranında borcu varken, 2000 yılında bu oran % 71’e ulaştı. Türkiye’nin borç rakamları içerisinde özellikle iç borç stoku daha hızlı artarak 1990 yılında % 6 iken 2000 yılında % 50’ye yaklaştı. dış borç açısındansa dünyada en borçlu ülkeler sıralamasında 110 milyar dolar ile ilk ondayız. En riskli borçlular sıralamasında ise Türkiye dünya üçüncüsü. Borç miktarından daha önemlisi de zaten bu. Çünkü risk arttıkça yeni borç bulmak için daha fazla faiz ödememiz gerekiyor. Daha fazla faizde borcu daha fazla arttırıyor. Şubat krizi de bir anlamda bu borçlanmanın bir sonucudur. Borçlar artınca daha kısa vadeli faizi yüksek borca ihtiyaç duyuldu ve geçen her gün daha büyük faizli borçlar ülkeyi krize götüren sebeplerdendir.<< Önceki - Sonraki >>

Makale Sayfaları

Kriz ve Sosyal Refah

KRİZ

Finansal Yapıda Değişim

Yapısal Sorunlar

Uluslar arası Mali Kuruluşlar

Yolsuzluk Ekonomisi

Devletin Küçültülmesi

1940 lardan Günümüze Kriz

Türkiye nin Borç Yükü

Yatırımsız Kârlılık

Sosyal Refah

Modernleşme, Yoksulluk ve Sosyal Refah

Yoksulluk Nedir? Ne Değildir?

Yoksulluğun Yok Edilmesi  Mümkün mü?

Türkiye ve Dünya da Yoksulluk

Yoksulluğun Neresindeyiz?

Sonuç ve Öneriler

Kaynakça

Sayfa 10 / 18    *Yatırımsız Kârlılık:     1980’lerden günümüze kadar Türkiye sanayisine baktığımızda sermaye kesiminin kârlılık oranı % 30’ların üzerinde olmuştur. Ama aynı sermaye kesiminin yatırımlarına baktığımızda aynı düzeyde gerçekleşmediğini görürüz. Yani kârların yatırıma dönüşmediğini görüyoruz. Kârların yatırıma dönüşmemesinin arkasında yatan şey ise, ulusal düzeyde sermaye birikim mekanizmasını gerçekleştiren aktörlerin, yani sermaye kesimlerinin bir anda küresel ekonominin belirlemeleri ile hareket ettiğinde para sermayeye yönelmesi. Soruna böyle baktığınızda Türkiye için krizin temel nedeni, yöneticiler ya da kısa süreli faizin düşüşü çıkışı değil, yapısal faktör Türkiye’de sermaye birikim biçiminin dünya sermaye birikim biçiminin dünya sermaye birikim süreçleri ile eklemlenme tarzlarına bakmamız lazım. Bu eklemlenme tarzında karşımıza çıkan, krizin temel nedeni, sıcak sermaye kaçışı değil, sermaye girişidir. Yani uluslar arası döngüdeyken, para sermaye ülke içine girdiğinde kriz çıkar. Yani birinci olarak söylememiz gereken şey bu dinamik. İkincisi, krizin nedeni yetersiz sermaye değil, aşırı sermaye olması. Bu, şu anlama geliyor. Dünya ölçeğinde o kadar çok açığa çıkmış aşırı sermaye var ki, kendisini değerlendirmek için daha donanımlı sermaye birikimi ihtiyacı hisseden ülkelere  bu para sermaye giriyor. Az gelişmiş ülkelerde belirli sermaye donanımına sahip olan kesimlerin kendi sermayesini değerlemesinin temel koşullarının, dünya Kapitalizminin koşulları içinde, daha uzun dönemde getirisi olan üretken alanlara yatırma yerine daha kısa süreli getirisi olan alanlara yönelme eğilimi krizi çok belirleyici hale getiriyor.Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizleri; 11 Aralık 1999’da Uluslar arası Para Fonu (IMF) ile imzalanan 17’nci stand – by anlaşması büyük ümitlerle başlamıştı.  İç borcu azaltma ve enflasyonu tek haneli rakamlara indirme, döviz kuru sabit tutularak, fiyat artışlarının belli bir düzeyde katılık kazanmasını sağlayan enflasyonist  bekleyişlerin kırılması hedeflenen bu istikrar programı, IMF tarafından çok sık kontrol edilip, 6 kez de niyet mektubu imzalandı.    Buna rağmen işçi, memur, çiftçi, emekli, esnaf, ev hanımı, sanayici, ihracatçı; bu programa bir buçuk yıldır fedakarlık  gösterdiler, sabırla destek oldular.   Fakat 21 Şubat 2001 tarihinde 57’nci hükümetin, 13 saat süren Bakanlar Kurulu toplantısında aldığı “dalgalı kur sistemine geçiş” kararıyla, Türkiye yüzde 30 – 40 oranında fakirleştirildi. Yaşadığımız büyük ekonomik krizden sonra, döviz dalgalanmaya bırakıldığı için, fiyat her gün değişecektir. Kasım 2000 ve Şubat 2001’de ard arda yaşanan iki kriz, IMF ve Dünya Bankası destekli orta vadeli makro ekonomik programın henüz 14. ayı dolmadan rafa kaldırılmasını beraberinde getirdi. Peş peşe üzerine gelen bu iki dalgaya direnç göstermekten uzak kalan Türkiye ekonomisinin çok kırılgan bir yapı üzerinde oturduğu anlaşılıyor. Şüphesiz bu kırılgan yapı; ekonomik dengelerin bozulması ve ekonominin içinden çıkılması oldukça güç bir krize sürüklenmesinin sebebi. Daha çok üretmeden tüketen, para ile para kazanmanın hakim olduğu ekonomi giderek yatırım ve üretimden uzaklaşmanın yansıması olan düşük oranlı ekonomik kalkınmanın baskısı altındadır. Üretim kapasitesinin sınırlılığı, dış satım gelirlerinin sağlıklı yollardan arttırılamaması ve lüks tüketime dayalı ithalatın süreklilik arz eden artışı temel sorunların başında geliyor. Üretimde mal çeşitliliğinin yaratılamamış olması, verimliliğin ve dış rekabet edebilirlik düzeyinin düşük düzeyde kalması, işsizlik ve her geçen gün daha da bozulan gelir dağılımı krizin kısa sürede atlatılmasını zorlaştıran faktörlerdir. İşsizlik ve gelir dağılımındaki dengesizliğin önünün alınamaması ile enflasyonla mücadele de yeterli başarının sağlanamaması tamamen ekonominin arz cephesinin geliştirilememesinde aranmalıdır. Yaşanan  krizin etkisinden kurtulmak için  bir kurtarıcı edasıyla Dünya Bankası’ndan çekip çıkardığımız Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş’in  sihirli değneğini bekliyor. Keşke her şey bu kadar kolay olsa! Her kışın ardından gelen bahar, yaz gibi doğal bir süreci olsa yaşadıklarımızın. Reel sektör kelimenin tam anlamıyla can çekişmezdi o zaman…. Ay boyunca acil önlemler paketi, Ulusal Program izledi. Bu kısa süre içinde Kemal Derviş’in son derece iyi niyetini ve dünyada kapı kapı  dolaşarak “hayat öpücüğü” isteme turlarını izledik. Ve nihayet  IMF ile yeni bir stand – by anlaşması yapıldı. IMF tarafından 16 Mayıs 2001 günü onaylanan niyet mektubu açıkladı. Stand – by anlaşması çerçevesinde Türkiye’ye toplam  19 milyar dolar kredi açtı. Bu yeni programla Türkiye ekonomisi yeniden yapılandırılıyor. Yeni programla, devletin ekonomideki ağırlığının azaltılması hedefleniyor. Programla büyük KİT’ler kısa sürede özelleştirilecektir. Bu yeni programda ana unsur özelleştirmedir. Uluslar arası Para Fonu’na (IMF) sunulan niyet mektubunda, enflasyonla mücadele edilmesi, mali hesapların güçlendirilmesi, büyümenin istikrarlı bir temele oturtulması ile ülke ekonomisinin yeniden yapılandırılması konusunda 1999 yılı sonunda başlatılmış bulunan stratejinin bu programda da izleneceği vurgulanıyor. Niyet mektubunda Türkiye’nin Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nın 1999 yılı sonunda başlatılmış bulunan ve IMF’nin sağlamış olduğu stand – by düzenlemesi ile desteklenen programın devamı olduğuna dikkat çekiliyor.   Niyet mektubunda Türkiye’nin Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nın temel amacı kur rejiminin terkedilmesi nedeniyle ortaya çıkan güven bunalımı ve istikrarsızlığı süratle ortadan kaldırmak ve eşanlı olarak bu duruma bir daha geri dönülmeyecek şekilde kamu yönetiminin ve ekonominin yeniden yapılandırılmasına yönelik altyapıyı oluşturmaktır. Eski düzene dönmek artık gerçekten mümkün değildir. Niyet mektubunda, Türkiye ekonomisinde hüküm süren enflasyonla mücadele edilmesi, mali hesapların güçlendirilmesi ve büyümenin istikrarlı bir temele oturtulması ile Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) üye olma hedefine yaklaşılmasının bir önkoşulu olan ülke ekonomisinin yeniden yapılandırılması konusundaki aynı stratejinin bu programda da izleneceği vurgulanıyordu.     Mektupta Türk Lirası’nın 22 Şubat 2001 tarihi itibariyle dalgalanmaya bırakılmasına yol açan son kiriz karşısında program kapsamındaki politikaların, hem özel, hem de kamu sektöründe şeffaflık, hesap verilebilirlik ve iyi yönetişim alanlarına daha da odaklanılması dahil olmak üzere, önemli ölçüde güçlendirildiği belirtiliyor. Ülkemizin bugün yaşadığı kriz, uzun yıllardır uluslararası finans kuruluşlarının güdümünde uygulanan ekonomik ve sosyal politikanın sonucudur. Türkiye’ye bu politikaları dayatan IMF ve Dünya Bankası ile ülkeyi yönetemeyen hükümetler ardı ardına yaşadığımız krizlerin baş sorumlusudurlar. Türkiye bütçesi, sosyal devlet ilkelerinin gereklerini yerine getirme anlayışından tümüyle uzaklaştırılarak, tamamıyla bir iç ve dış borç faizi ödeme idaresine indirgenmiştir. Türkiye’deki mali sistem, sadece belirli bir süre içerisinde yeterli gelirin toplanıp toplanamayacağı aritmetik hesabına dayanan bir politikanın sarmalına girmiştir. Gelir dağılımı son derece bozulmuş ve ülke içinde yoksullaşma artmıştır.  Kriz sonrasında işlerini kaybetmeyenler ise, ücretlerdeki yetersiz artış nedeniyle hayat standartlarında önemli düşüşler yaşamaya başladılar. Yükselen fiyatlar, dolar veya mark üzerinden kiralanan evler, çocukların özel okul taksiti bütçeye altından kalkılması zor bir bir yük getirmeye başladı. Yine de sosyal statü kayıpları, son yıllarda proleterleşme süreci yaşayan aydınlar ve kentli orta sınıf mensupları kadar vahim değildi. Varoşlardan doğan alt-orta sınıf ; yerleşim bölgelerine inerken, sosyal ve siyasi kimliklerini tanımlamakta zorluk çekiyor. Bazıları ilk defa “sokağa çıkacağız” diye haykırıyor, fakat bu öfkeyi ifade edebileceği bir platform bulamadığı için çığlığını bastırarak günlük sorunlara çözüm bulabilmek uğruna derin bir sessizliğe gömülüyordu. Son on yıldır son derece ciddi ekonomik ve siyasi krizler geçiren bu ülkenin insanları yeni umutlar ile iyi bir bayram geçirmeyi düşlerken, Şubat krizi ile şok oldular. Nasıl tepki vereceklerini bilemiyorlar . Mevcut kriz yönetimi formülleriyle aşılamayan bu krizlerin temelinde, derin sosyal ve ekonomik çatışmalar yatmaktadır. Bu çatışmalar köklü bir şekilde çözümlenmediği takdirde, kriz yönetimi ile mevcut statükoyu devam ettirmek mümkün olmayabilir. Son 15 yıldır ekonomik çelişkiler; gelir uçurumun büyümesi ve bölgesel dengesizliklerin artması ile derinleşerek, siyasi istikrarsızlığı besliyordu.    Sonuç olarak; şunu söyleyebiliriz ki, Türkiye’de gerek daha önceki krizler gerek son Şubat krizi, Kapitalizmin krizidir. Daha açık bir ifadeyle Türkiye’deki sermaye birikiminin dünya ekonomisiyle bütünleşmesinin krizidir. Kapitalizmin sermaye birikimi her halde kriz üretici bir sistemdir. Kapitalizm olduğu sürece krizler kaçınılmazdır. Eğer az gelişmiş bir ülke iseniz uluslar arası sermayenin dayatmalarına karşı gerektiği gibi direnemiyorsanız, o zaman ulusalcılık zayıflamış ve gerilemiş olur ve sizde bağımlılık krizini yaşarsınız.   Bugüne kadar 15 kriz yaşan Türkiye, Cumhuriyet döneminde günümüze kadar yaşanan 15 kriz Türkiye ekonomisine önemli boyutlarda zarar verdi.  Öyle ki gayri safi milli hasılanın (GSMH) kriz öncesine ulaşması 1932, 1935, 1946, 1954, 1994 krizlerde iki yılı, 1927, 1979-80 krizlerde üç yılı, 1940-45 krizinde dokuz yılı buldu. Planlandığı gibi bu yıl %3 2003 ve 2004 yıllarında %5 büyüme olursa, 1999’da başlayan ve 2001’de zirveye ulaşan krizden önceyi yakalamak altı yılda mümkün olacak. Öte yandan, Cumhuriyet kurulduğunda 943 Dolar olan 2000 yılı fiyatlarıyla kişi başına satın alma gücü paritesine göre kişi başına milli gelir (SGP/KBMG), 1998’de 7.035 dolarla zirveye ulaştı. Bu 2001’de 6.039 dolara indi. Türkiye, kişi başına gelir açısından 1935 krizinde kriz öncesine iki yılda, 1927, 1932, 1994 krizlerinde kriz öncesi üç yılda, 1954 krizinde kriz öncesine dört yılda, 1979-1980 krizlerde kriz öncesine altı yılda ulaşabildi. Kişi başına milli gelir açısından da 2. Dünya savaşı krizinde, kriz öncesi yıl olan 1939 yılı düzeyi 1952’de yakalanabildi.    Türkiye’nin 1939 ‘da 2 bin 110 dolar olan kişi başına milli geliri açısından program hedefleri tutarsa, 2005-2006 arasında da yüzde 5 büyüme olursa ancak sekiz yılda geçebilecek. Türkiye’nin 1998 ‘de 7 bin 035 dolar olan kişi başına milli geliri 2006’da 7 bin 044 dolarla aşılabilecek.   << Önceki - Sonraki >>

Makale Sayfaları

Kriz ve Sosyal Refah

KRİZ

Finansal Yapıda Değişim

Yapısal Sorunlar

Uluslar arası Mali Kuruluşlar

Yolsuzluk Ekonomisi

Devletin Küçültülmesi

1940 lardan Günümüze Kriz

Türkiye nin Borç Yükü

Yatırımsız Kârlılık

Sosyal Refah

Modernleşme, Yoksulluk ve Sosyal Refah

Yoksulluk Nedir? Ne Değildir?

Yoksulluğun Yok Edilmesi  Mümkün mü?

Türkiye ve Dünya da Yoksulluk

Yoksulluğun Neresindeyiz?

Sonuç ve Öneriler

Kaynakça

Sayfa 11 / 18III. SOSYAL REFAH   Günümüzde dünya çok önemli bir dönüşüm yaşayarak üretim potansiyelini hızla geliştiriyor. Her geçen gün dünya toplam olarak daha çok katma değer yaratıyor. Ama bu yaratılan değerin dağılımının eşitsizliğini artırıyor. Dünya da 1960 yılında nüfusun en zengin %20’sinin gelirinin en fakir %20’sinin gelirine oranı %30 iken 1991’de aynı oran %61’lere yükselmiştir. Yoksulluk ve dışlanmada artmaktadır. Buna karşın yoksulluk ve dışlanma dünya yönetişim sisteminin gündeminde önemli bir yer tutmamaktadır. Yoksullar büyük ölçüde kendi hallerine bırakılmışlardır. Dünya yönetişim sistemi yeniden dağıtım mekanızmalarının gelişitirilmesine elverişli bir yapıda değildir. Devletçilik Cumhuriyet döneminin ekonomik ideolojisini uluşturarak piyasa ekonomisinin dışlanmasına ve kalkınmanın gecikmesine sebep olmuştur. Bugünkü işsizliğin ve yoksulluğun temelinde milli gelirin devletçi bir anlayışla eşitlikçi gibi görünen fakat keyfi olan bölüşümü yatar. Oysa kalkınma uygarlığı en büyük ekonomik keşfi olan piyasa ekonomisinin ve onun kurallarının kabulu ile başlar. Devletçiliğin sosyo ekonomik maliyetini geri kalmışlığın devamı yoksulluk ve işsizlik olarak özetlemek doğru olan yorumdur. Yoksulluk her gün onu yaşayan için bölünemeyen bir bütündür. Yoksulluk deneyimi sadece bir gelir azlığı temel kentsel hizmetlerden mahrum olma değil, aynı zamanda sosyal statüyü mallelerde yaşama, kent mekanında marjinalleşme sağlıksız çevre koşullarında yaşamını sürdürme adalet, eğitimden, sağlık hizmetlerinden daha az yarralana bilme, şiddete daha açık olma, yeterli gövenliğe sahip olmamaktır. Bu bütünlük hem mekansal düzeyde hem bireysel düzeyde yoksulluğun sürekli olarak yeniden üretilmesinin koşullarını yaratmaktadır. Kalkınmada öncelikli yöre politikaları, bölgeler arası gelişmişlik farkının azaltılmasında, olumlu gelişmeler sağlamasına rağmen, bölgeler arası dengesizlikleri sürmesi sorunu devam etmektedir. Saptamasıyla, bölgelerin kalkınmasına yönelik olarak yenilikçi yaklaşımların gerekliliğine de göndermede bulunmuştur. Böylesine bir yaklaşım, gerilim doğurmayada adaydır; ekonomik büyümeyi önceleyen geleneksel plan yaklaşımı, altyapıları geliştirilmiş yada tarihsel fonksiyonları ilede göreli avantaj kazanmış yerleşmelere ve alanlara öncelik verirken, kaynakların yeniden dağılımını coğrafya esasına göre öneren bölgesel gelişme yaklaşımı ile bağdaşması güçtür.   Sosyal Refahın ne olduğunu görelim Sosyal Refah, Bir toplumu oluşturan bireylerin gelirlerinin artması, dolayısıyla bir bütün olarak sağladıkları fayda ve tatmin düzeyinin yükselmesi. Öncelikle yoksulluğun ne olduğunu ve daha sonrada gelir dağılımını ele aldıktan sonrada sosyal refaha nasıl ulaşacağını ifade etmeye çalıştık. Ülkemizde özellikle son yıllarda uygulanmaya çalışılan devleti küçültme adına sanayileşmeden, üretimden uzaklaşma, rant ekonomisini destekleme, çalışanların milli gelirden aldıkları payı düşürme ve düşük ücret politikaları, hemen hemen tüm hükümetler tarafından da kabul görmüş ve uygulanmaya devam etmektedir.   Bu bağlamda, hızlandırılmış özelleştirme uygulamalarıyla, ve kamu malları ve KİT’ler talan edilmektedir. Gelir dağılımının bozulmasının en büyük nedenlerinden belli aralıklarla yaşana ekonomik krizler olmuştur.<< Önceki - Sonraki >>

Makale Sayfaları

Kriz ve Sosyal Refah

KRİZ

Finansal Yapıda Değişim

Yapısal Sorunlar

Uluslar arası Mali Kuruluşlar

Yolsuzluk Ekonomisi

Devletin Küçültülmesi

1940 lardan Günümüze Kriz

Türkiye nin Borç Yükü

Yatırımsız Kârlılık

Sosyal Refah

Modernleşme, Yoksulluk ve Sosyal Refah

Yoksulluk Nedir? Ne Değildir?

Yoksulluğun Yok Edilmesi  Mümkün mü?

Türkiye ve Dünya da Yoksulluk

Yoksulluğun Neresindeyiz?

Sonuç ve Öneriler

Kaynakça

Sayfa 12 / 18III. 1. Modernleşme, Yoksulluk ve Sosyal Refah.    Siyasal düzenin meşruyetinin ilahi iradelere dayandırıldığı dönemlerde eşitsizlik de ilahi olarak değerlendirilmiştir. Sonraları insana bakış açısı değişmiştir.    İnsan aklının toplumun işleyişini kavrayabileceği ve bu bilgiyi insanların mutluluğunu artırmak için kullanabileceğine inanılmaya başlanmıştır. Ayrıca insanın kendisi için iyi olanı şeçebilme kapasitesine güven gelmiştir. Böyle olancada siyasal rejimler meşruiyetlerini ancak insanlarıntercihleriyle belirleme durumunda kalmaktadır. Eşitsizliği insanların tercihleriyle sürdürebilmek ise herhalde kolay olmayacaktır.   II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan düzen 1970’li yıllara kadar önemli sorunlarla karşılaşmadan sürmüştür. 1970’li yıllarda yaşanmaya başlayan dünya ekonomik bunalımından çıkmak için izlenen yollar yeniden yapılanma süreçleri, dünyayı yeni bir noktaya getirdi. Bu yeniden yapılanma içinde refah devleti de eleştirilerin yöneldiği ana konulardan biri olmuştur. Devletin bu konudaki işlevleri tam olarak kaldırılmasa da önemli ölçüde geriletilmiştir. Modernizmin barındırdığı bu iç çelişkinin çözümlenmesi artık sadece devletten beklenememektedir. Sivil Toplum Kuruluşları gibi yeni aktörlere ilişkin beklentiler doğmuştur. Unutmamak gerekir ki dünyanın yaşamaya başladığı bu dönüşümde moderniz aşılmakta ve post modernizme geçilmektedir.<< Önceki - Sonraki >>

Makale Sayfaları

Kriz ve Sosyal Refah

KRİZ

Finansal Yapıda Değişim

Yapısal Sorunlar

Uluslar arası Mali Kuruluşlar

Yolsuzluk Ekonomisi

Devletin Küçültülmesi

1940 lardan Günümüze Kriz

Türkiye nin Borç Yükü

Yatırımsız Kârlılık

Sosyal Refah

Modernleşme, Yoksulluk ve Sosyal Refah

Yoksulluk Nedir? Ne Değildir?

Yoksulluğun Yok Edilmesi  Mümkün mü?

Türkiye ve Dünya da Yoksulluk

Yoksulluğun Neresindeyiz?

Sonuç ve Öneriler

Kaynakça

Sayfa 13 / 18III. 2. Yoksulluk Nedir? Ne Değildir?    Yoksulluk kavramının tanımına açıklık getirilmesi temelde iki amacı gerçekleştirmek için yapılmaktadır. Bunlarda birincisi bu tanımla yoksulluğun öğelerinin ve nedenlerinin neler olduğunun ortaya konulmasını sağlamak, ikincisi ise yoksulların miktarlarının hesaplanabilmesine yol gösterebilmektedir.    Yoksulluğun nasıl tanımlanması gerektiği konusunda genellikle iki farklı tanıma referans verilmektedir. Bunlardan birincisi mutlak yoksulluktur. İnsanın biyolojik olarak kendisini üretebilmesi için gerekli koloriyi ve gerekli diğer besin bileşenlerini sağlayacak beslenmeyi gerçekleştirmeyen kişiler mutlak yoksul sayılmaktadırlar. Tanımın insanın biyolojik özelliklerini esas alarak yapılmış olması ona mutlaklık niteliğikazandırmaktadır. İkinci tanım göreceli yoksulluktur. Bu ise insanın bir toplumsal varlık olmasından yola çıkmaktadır. O toplumda kabul edebilir en aşağı tüketim düzeyinin altında kalanlar göreli yoksul kabul edilmektedir. Bu tüketim düzeyi mutlak yoksulluğun üzerindedir. Ama ne kadar üzerinde olduğu içinde yaşadığı toplumu gelişmişlik düzeyine göre farklılaşmak durumundadır bu bireyin biyolojik olarak değil  sosyal olarak kendisini üretebilmesi için gerekli tüketim düzeyinin saptanmasını gerektirmektedir. Bazı çalışmlarda mutlak yoksulluk sınırı % 50, bazı çalışmalarda % 100 artırılarak göreli yoksulluk sınırı hesaplanmaktadır. Günümüzde yoksulluk denildiğinde daha çok göreceli yoksulluk kavramı anlaşılmaktadır. Mutlak yoksulluk için “muhtaç” gibi daha özelleştirimiş kavramlar yeğlenmektedir.   İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde ve daha sonraki yıllarda kabul edilen Avrupa Şartı gibi insan hakları belgelerinde insanın yaşam hakkı “onurlu yaşam” hakkı olarak nitelenmiştir. Onurlu yaşam hakkı vurgulaması yaşam hakının bireyin biyolojik yeniden üretimi düzeyinde düşünülmemesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle insan hakları belgelerinde gizli olan yoksulluk hattı anlayışının da göreli yoksulluk anlayışı üzerinden tanımlandığı söylenebilir.Yoksulluk kavramını eşitsizlik konusundaki iç çelişkiden bağımsız olarak düşünmek imkansızdır. Yoksulluk hattı bu bakımdan razı olunabilecek eşitsizlik düzeyi olarak da görülebilir.      Temel ihtiyaçlar şunlardır;   1.Bir ailenin (beslanme, barınma, giyim vb.) özel tüketimi için gerekli minimumlar,2.İçinde yaşanan topluluk için topluluk tarafından sağlanan toplu tüketim konusu olan gerekli hizmetler (güvenli içme suyu, kanalizasyon, elektrik, kamu ulaşımı, sağlık ve eğitim vb.)3.Kendilerini etkileyen kararların alınmasına katılma,4.Mutlak düzeydeki temel ihtiyaçların, temel insan haklarının daha geniş bir çerçevesi içinde, karşılanması5.İstihdama temel ihtiyaç stratejisinin hem amaç hem de araç olarakta yaklaşılması olarak, tanımlanmıştır. Bu aynı zamanda yoksulluğun ne olduğunu da tanımlanmış bulunmaktadır.     Fakat üzerinde uluslar arası düzeyde uzlaşma sağlanmış olan bu yoksulluk çizgisinin yeterliliği her zaman eleştiriye açıktır. Bu razı olunan çizginin yeterli olup olmasığı sorusu hep gündemde kalacaktır. Bu yeterlilik ölçütü büyük ölçüde insana verilen değere bağlı olacaktır. Eğer bir insanın hakkı onun varolan potansiyelini gerçekleştirilmesine olanak verecek genel ve özel koşullar içinde yaşaması olarak düşünülürse, temel ihtiyaçlar tanımı dar kalcaktır. Temel ihtiyaçlar tanımına, kendini ifade edebilme,  yaratıcılığını geliştirme ve gerçekleştirme, hoş ortamlarda yaşamını sürdürme gibi ögeleri eklemek gerekeçektir. Yoksulluğa bir birey ya da aile düzeyinde yaklaşıldığında da bir bütün olarak yaşandığı görelmektedir. Yoksullar kendi yaşam deneylerinde, yeterli genişlik ve kalite konut mekanlarına sahip değildir, toplumsal ilişki ağlarını geliştirecek fazla zamana sahip bulunmamaktadırlar, yeterli bilgi ve hünerlerle donatılmamışlardır, kendileri için uygun bilgilere, finansman kaynaklarına ulaşamamaktadır, bu koşullar birbirini desteklemekte, yoksulu içinden çıkamadığı bir yaşam biçimine hapsetmektedir. Böyle çok değişik düzeyde ve kendi içine kapanık sistemler halinde algılanan bir yoksulluk olgusuna müdahale etmenin bir çok zorlukları bulumaktadır.   Yaklaşımlardan biri yoksuluğa, içinde yaşanan ülkedeki gelir dalılımındaki eşitsizlik açısından bakmaktır. Bu halde yoksulluk gelir dağılımını bozukluğunun sonucu olarak görülmektedir. Gelir dağılımındaki bozukluk düzeltilirse yoksulluğunda azalacağı varsayılmaktadır. Böyle bir yaklaşımda kuşkusuz göreli bir yoksulluk söz konusudur. Bunun ölçüsü olarak genellikle ülkedeki en üstteki % 20’lik gelir diliminde bulunanların GSMH’daki paylarının en alt % 20’lik diliminde bulunanları GSMH’daki paylarına oranı kullanılmaktadır. Benzer bir başka bakış açısı ülkedeki işsizlik oranları üzerinde durmaktadır. Açık, gizli, yapısal vb. işsizlik kavramlarıyla yoksulluk arasında sıkı bir ilişkinin varlığı kabul edilmektedir. İşsizliğin yayğınlaşması, gelir dağılımının bozulması ve yoksulluğun yaygınlaşmasını artıracaktır.    Böyle bir bakış açısı içinde izlenecek makroekonomik politikalar sonucu istihdamın artırılması yoksullukla mücadelenin en kestirme yollarından biri olarak görülecektir. Eğer bir toplumda modernleşme sürecinde ileri aşamalara varılmış uygun makroekonomik politikalar izlenmiş ve yüksek istihdam düzeyleri sağlanmış olsabile yinede yoksullar bulumaktadır. Bunu dıştan gözleyenler yoksulluk olgusunun tamamen ortadan kaldırılamayışı için açılamalar yapmak durumda kalmaktadır. Bunlardan biri toplumda zayıf ve duyarlı olanların varlığıdır.   Özürlüler ve yetim çocuklar, yaşlılar vb. bunlar toplumda çok değişik nedenlerle zayıf kalmış olanlardır. Bu zayıflılıkları onları yoksulluğa itmektedir. Bu nedenle yoksulluktan kurtulmalarına imkan verecek düzeyde yardım edilmelidir. Bu toplumlarda zayıf ve duyarlı olanların dışında da hala bir yoksul kesim kalmaktadır. Onlar toplumun marjinalleri olarak adlandırılmaktadır. Bizim yoksulluk diye tanımladığımız kalitedeki bir yaşamı kendi yaşam biçimleri olarak seçmişlerdir. Böyle olunca da çok önemli sağlık sorunlarıyla karşılaşmadıkları sürece dıştan yardım edilmeye kapalı kalmaktadır.   Bu olgu bizi yoksullara yardım edebilirler, yardım edilmeye kapalı olanlar diye bir ayrım yapmak durumunda bırakmaktadır.<< Önceki - Sonraki >>

Makale Sayfaları

Kriz ve Sosyal Refah

KRİZ

Finansal Yapıda Değişim

Yapısal Sorunlar

Uluslar arası Mali Kuruluşlar

Yolsuzluk Ekonomisi

Devletin Küçültülmesi

1940 lardan Günümüze Kriz

Türkiye nin Borç Yükü

Yatırımsız Kârlılık

Sosyal Refah

Modernleşme, Yoksulluk ve Sosyal Refah

Yoksulluk Nedir? Ne Değildir?

Yoksulluğun Yok Edilmesi  Mümkün mü?

Türkiye ve Dünya da Yoksulluk

Yoksulluğun Neresindeyiz?

Sonuç ve Öneriler

Kaynakça

Sayfa 14 / 18III. 3. Yoksulluğun Yok Edilmesi  Mümkün mü?    Yoksulluğun girerilmesinde izlenilecek yolların seçimi büyük ölçüde sorunun ne ölçüde çözülmek istendiğinde yakından ilişkilidir. Birincisi yoksulluğu azaltmaya dönük olumlu yöndeki çözüm arayışlarıdır. İkincisi ise durumu büyük değişiklikler yapmadan sürdürmeye çalışan tutumlardır. Bu iki yaklaşımın arkasında insanın niteliklerine iki farklı model, ya da inanç bulunmaktadır. Birinci yaklaşımı sseçenler insanların içinde yaşadıkları olumsuz koşullara teslim olmayacağı, bunu değiştirmek için uğraş verme ve tepki gösterme güdü ve kapasitesine sahip olduğunu, oysa ikinci yaklaşımı banimseyenler, insanların pasif kaderine kolayca razı olan, baskılara tepki gösterme güdü ve kapasitesine sahip olmadığını kabul etmektirdir. Yoksulluk karşısında büyük toplumsal gerilmeler oluşturmadan durumu sürdürme yolunu seçenler, bazı hallerde yoksulluk sorunun küçük ve önemsiz göstermek,toplumsal bir sorun olmaktan çok bireysel bir uyumsuzluk sorunu olarak ele almak yoluna vaşvurabilir. Eğer bu olgu gizlenemez biçimde büyük kitleleri kapsıyorsa ikinci bir türde  abartma yoluna gidilerek sorun çözülemez derecede büyük ve kapsamlı gösterilmeye çalışılr.Bazı durumlarda bu kitleler aynı zamanda da tehlikeli sınıflar olarak gösterilerek, bunların üzerinde baskı oluşturmanın meşrulaştırılması yoluna gidebilir.Yoksulluga karşı geliştirelecek stratejileri tartışabilmek için önce yoksulluk sorununun çözümünden ne anlaşılması gerktiğinide irdelemek yararlı olacaktır.    İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 25. inci maddesinin birinci parağrafında şöyle denilmektedir.   “ Her şahsın, gerek kendisi, gerek kendi ailesi için, yiyecek, giyim, mesken, tıbbi bakım, gerekli sosyal hizmetler dahil olmak üzere sağlığı ve refahını temin edecek uygun bir hayat sevyesine ve işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, ihtiyarlık veya geçim imkanlarından iradesi dışında mahrum bırakacak diğer hallerde güvenliğe hakkı vardır”      Yoksulluğu bir olgu olarak kabul eden yaklaşımlarda yoksulluğu hafifletmekten daha zayıf hedefler de konulabilmektedir. Bu yaklaşımda varlığı kabul edilen yoksullukla ilgilenme vardır, ama bu ilgilenmenin yoksulluğu azaltmak ya da hafifletmek gibi açıkça ifade edilmiş olumlu bir yönü yoktur. Böyle bir uğraşmanın kaçınılmaz olarak böyle bir olumlu sonucu doğuracağı ileri sürülebilir.    Yoksullukla uğraşmada gerçekleştirilmek istenilen yoksulların toplumun varlıklı kesimi için bir tehdit oluşturmasını önlemeye çalışmak düzeyinde kalabilir. Bu yoksulluğun tepkisiz sürmesini sağlama anlayışı daha açık bir ifadesini yoksulluğu yönetmek kavramında bulunmaktadır. Bir toplumda bu çözüm seçeneklerden hangisinin pratiğe geçtiği o ülkenin özelliklerine bağlıdır. Ama çok genel çizgileriyle ülkenin gelişmişlik düzeyi ne kadar yüksekse, o ülkede demokratik süreçler ne kadar gelişmişse, yoksulların talepleri ne kadar toplumsal hareketler haline dönüşmüşse, yoksulluğun giderilmesi konusunda yukarıda verilen seçeneklerin ilk sayılanları benimsenecektir. Bir ülke ne kadar gelişmemişse, yoksulluk ne kadar yaygınsa, demokratik olmayan rejimler hüküm sürüyor ve bu konuda toplumsal hareketler ortaya çıkmıyorsa seçenekler yelpazesinin sonunda bulunanlar uygulamada etkili olacaktır.<< Önceki - Sonraki >>

Makale Sayfaları

Kriz ve Sosyal Refah

KRİZ

Finansal Yapıda Değişim

Yapısal Sorunlar

Uluslar arası Mali Kuruluşlar

Yolsuzluk Ekonomisi

Devletin Küçültülmesi

1940 lardan Günümüze Kriz

Türkiye nin Borç Yükü

Yatırımsız Kârlılık

Sosyal Refah

Modernleşme, Yoksulluk ve Sosyal Refah

Yoksulluk Nedir? Ne Değildir?

Yoksulluğun Yok Edilmesi  Mümkün mü?

Türkiye ve Dünya da Yoksulluk

Yoksulluğun Neresindeyiz?

Sonuç ve Öneriler

Kaynakça

Sayfa 15 / 18  IV. TÜRKİYE VE DÜNYADA YOKSULLUK  Dünyada satın alma gücü paritesine göre günde 1 dolarlık gelir yoksulluk sınırı olarak kabul ediliyor. Bu yöntem Türkiye’ye uygulandığında yoksulların toplam nüfusa oranı % 2.5’te kalıyor. Bu oranı 2001 yılı nüfusuna uyarladığımızda, yoksul sayısı 1.7 milyon olarak çıkıyor. Temel gıda meddelerinde oluşan bir sepetin Türkiye’deki satın alma maliyeti dikkate alınarak hesap yapıldığında ise yoksul nüfusun oranı % 7.3 olarak çıkıyor.   Buna göre ülkemizde halen 4.8 milyon yoksul var. Sepete gıda dışındaki temel ihtiyaç maddeleri de dahil edildiğinde ise yoksulların toplam nüfusa oranı % 36.3’e fırlıyor. Ancak bu durmdakiler tam yoksul olarak değil, “ekonomik yönde zayıf” olarak nitelendiriliyor. 2000 yılı itibariyle Türkiye’de ekonomik yönden zayıf insanların sayısı 23.7 milyonu buluyor.   Kişi başına milli gelirin yarısı dikkate alındığında ise yoksulların oranı % 15.7 olarak hesaplanıyor. Bu oranı 2000 yılına uyarladığımızda yoksul vatandaşlarımızın sayısı 10.3 milyon olarak bulunuyor. Oysa Dünya Kalkınma raporu da Türkiye raporu da yoksulluk bölgeler ve katmanlar arası gelir eşitsizliği, yaşam kalitesi gibi konularda birbirinden ilginç mesajlarla dolu. Yaşam kalitesinin artırılmasına gerektiğine dair vurucu istetistikler var. Türkiye’de nüfusun % 36’sı uygun olmayan standartlarda yaşıyor. Bu oran Ege’de % 25, Güneydoğu’da ise % 54. yüksek enflasyon gelir adaletini bozarken, zengin bölgeler daha zenginleşiyor, fakirler de fakirleşiyor.MİLLİ GELİR DAĞILIMI (Tablo.1)       İlk        %20 İkinci     %20 Üçüncü         %20 Dördüncü     %20 Beşinci    %20 Araştırmanın             yapıldığı yıl                 Türkiye    5.8    10.2    14.8     21.6    47.7        1994 ABD    5.2     10.5    15.6     22.4    46.4        1997 Almanya    8.2    13.2    17.5     22.7    38.5        1994 Brezilya    2.5      5.5    10.0     18.3    63.8        1995 Bulgaristan    8.0    13.8    17.9     22.7    37.0        1995 Çin    5.9    10.2    15.1     22.2    46.6        1998 Danimarka    9.6    14.9    18.3     22.7    34.51        1992 Fransa    7.2    12.6    17.2


Leave a Comment

Loading...